Türev
ürünler, vadeli işlemler, opsiyonlar, opsiyon stratejileri, hedging
çözümleriDünya Gazetesi'nde |
Derecelendirme,
kurumsal yönetim, risk yönetimi, ekonomi, krizler, borsalarperiyodik olarak yayımlanan |
Piyasalar,
teknik analiz, yorumlar, yatırım fonları, bireysel emeklilik fonlarıbinbir sektör yazısı |
|
1600lü yıllarda Japonyanın finans ve kültür merkezi olan Osaka kentinin Dojima semtinde vadeli işlemler dünyasının temelleri atılırken, daha kuzeyde henüz tıfıl kasabalıktan kafasını kaldıramamış olan Edo (Tokyonun eski adı) ve onun gibi diğer yerleşim merkezlerinde Osakanın başarısını siniremeyen bir Japon kültürü fenomeni yaşanıyordu. Bu binlerce yıllık kültür kızlarını samuraylarla evlendirmek, çiftçiye saygı duymak ve zanaatkâr ve üreticinin önünde eğilmek gibi değerlerle yoğrulmuştu. Parayla uğraşmak (günümüzün fiyakalı deyimi ile finansçı olmak) toplumun tukaka ettiği bir meslekti. Japon kültürü bu mesleği içine hiç sindiremedi ve Osakada Dojima ve Yadoyanın bahçesi gibi borsacıların toplandığı mahalleri her on beş yılda bir kılıçtan geçirdi. Sosyal statüsüyle bağdaşmayan bir refaha erişmek (yâni para işiyle uğraşarak zengin olmak) suçundan binlerce finansçı doğrandı gitti. Öyle ki, Japonya ilk resmi borsasını ancak 1951 yılında açabildi. Genlerine para işi kazınmış olan Osakalıların bu işi yaptıkları için 300 yıl boyunca doğranmış olmalarına rağmen koca Japonyanın birbirlerini Mokarimakka! (Kâr ediyor musun?) diye selâmlayan tek halkı olması acı bir ironi taşırken rantçılarla üreticiler arasındaki kutbun ne kadar soğuk olduğunun izlerini finansın tarihinin başlangıcı olan 4.000 yıl öncesine kadar sürebiliyoruz.
2007 yılında patlak veren küresel krizin acımasız pervanesi, motorun öksürmeye başladığı bugünlerde bile serseri fırıldamalarıyla sağda solda yeni kurbanlar seçerken başta türev piyasalar olmak üzere her türlü finans işine bulaşmış kişiye rantçı yarasa diye bakılmasından doğrusu artık öğürmeye başladım.
Eleştirilerin sadece türev ürünlere değil de paraya, parayla uğraşana getirildiğini sezinliyorum. Bir nevi üreticiler ile rantçılar kutuplaşmasına doğru bir iteleme var gibi ve ben bu yakıştırmayı temizleme ihtiyacı hissediyorum. Dünyada bir milyar insan günde 1 dolara geçinmeye çalışırken, kendi ülkemizin kişi başı geliri yılda 10.000 dolar eşiğinin etrafında dolaşmakta çırpınırken, ortalama bir Amerikalının bile yıllık geliri 34.000 dolar iken Goldman Sachsın genel müdürünün 2007 yılı maaşının 68,5 milyon doları bulduğunu, yine Goldman Sachsın 46 milyar dolarlık yıllık cirosunun neredeyse 100 ülkenin GSYİHsini geçtiğini duyunca dünyanın adil bir yer olmadığını haykıran kitleye dahilseniz yanlız değilsiniz. Ancak benim gibi rantçılık itelemesinin de adil olmadığını düşünenlerdenseniz Niall Fergusona* kulak veriniz:
Batı medeniyetinin tarihi boyunca finans ve finansçılara karşı devamlı yinelenen bir husumet olmuştur. Bu düşmanlığın kökleri borç vererek para kazananların tarım ve sanayi ile uğraşanların reel ekonomik faaliyetleri üzerinde parazitlik yaptığı fikrinde yatmaktadır ve üç nedeni vardır. Borçluların sayısının kreditörlerin sayısından hep daha fazla olmuş olması; finansal kriz ve skandalların, finansın refah yerine fukaralık, istikrar yerine volatilitenin anasıymış gibi gözükmesine neden olacak kadar sık tekrarlanması; ve yüzyıllar boyunca, dünyanın her bir tarafındaki ülkelerde finansal hizmetlerin orantısız bir biçimde daha çok etnik veya dini azınlıklar tarafından sağlanmış olması, bu azınlıkların hep toprak sahibi olmak ve kamu görevi yapmak gibi vatandaşlık haklarının kısıtlanarak kendi sıkı akrabalık ve güven şebekeleri dahilinde finans üzerine uzmanlaşıp başarılı olmaları.
Murdar paraya karşı önyargılarımız ne kadar kök salmış olursa olsun, kalkınmanın kökünde para yatar. (...) İnsanlığın yükselişinde en büyük etken paranın yükselişi olmuştur. Finansal inovasyon, borçlu ailelerin kanını emen sülük olmaktan veya dul ve yetimlerin tasarruflarıyla kumar oynamaktan ziyade, insanoğlunun mağara perişanlığından bugün birçoğumuzun tanıştığı maddi refaha ulaşmasında yeri doldurulamaz bir rol oynamıştır. Medeniyetin Babilden Hong Konga doğru yaptığı yolculukta borç ve kredinin evrimi en az teknolojik buluşlar kadar önemli olmuştur. Bankalar ve bono piyasaları İtalyan Rönesansının ihtişamının; kurumsal finansman Hollanda ve İngiliz imparatorluklarının; sigortacılık, konut kredileri ve tüketici finansmanı yirminci yüzyılda A.B.D. zaferinin temelleri olmuşlardır.
(...) Eğer borç alma ve verme temelleri olmasaydı dünyamızın ekonomik tarihi yazılamazdı. Ve borçlular ve kreditörler arasında mütemadiyen büyüyen ilişkiler ağı olmasaydı günümüzün küresel ekonomisi stop ederdi. Evet, para dünyayı döndürmez ama dudak uçuklatacak sayıda insanın, ürünün ve hizmetin dünyayı dolaşmasını sağlar.
*Niall Ferguson, The Ascent of Money, (Londra, Penguin Books, 2008)
|
Ayrıntılar için bize yazın...
|