KRİZ Mİ, NE KRİZİ?
Ali Perşembe
8 Kasım 2008,
Dünya Gazetesi
Son aylarda yerkürenin her evinde günlük konuşma dilinin içine sıkı sıkıya giren kriz kelimesi, dünyanın bütün dillerine Yunancadaki krisis kelimesinden türemiş. İlk kez yanı başımızdaki Kos adasında yetişen ve tıbbın babası sayılan Hipokrat tarafından bir hastalık sürecinde dönüm noktasını ifade etmek için kullanılmış. Ancak; sosyal, ekonomik, siyasi ve diğer bir dizi olguda olumsuz çağrışımyla bir dönüm noktasını tasvir etmek amacıyla kullanılışı on dördüncü yüzyılın başına rastlıyor.
Yukarıda kriz kelimesinin etimolojik kökünü anlatırken cümlenin içinde kullandığım türemiş kelimesi ise Latince, kaynağa gitmek veya kaynaktan çekmek anlamına gelen derivare fiilinden türemiş. Derivare fiilinin kökünde de rivo deyimi yatıyor. De kelimesi Türkçedeki den ve -dan ekinin eş anlamlısı. Rivo ise dere veya ırmak demek. Dereye su almaya gitmek veya dereden su çekmek etimolojik zinciri özgün bir varlıktan ikincil bir varlık yaratma şeklinde tamamlıyor. Yâni türev kavramı başka bir şeyden türetileni, o şeyin bir şekilde değiştirilmesiyle elde edileni veya üretileni ifade ediyor. Özgün veya kökten olmadığına, ikincil olduğuna işaret ediyor. Türetmek fiilinden türeyen türev (Latince derivativus) sıfatı on dördüncü yüzyıldan beri kullanımda.
Türev ürünlerin doğasında bulunan kaldıraç unsurundan aşırı faydalanarak altından kalkılamayacak kadar büyük riskler alıp agresif ve yanlış kullanılması ve türev ürünler hakkında yeterli bilgiye sahip olunmaması dolayısıyla değil de sadece türev ürünlerin varlığı dolayısıyla bir finansal kriz oluştuğunu savunanların sayısının arttığı günümüzde hem kriz hem de türev kelimelerinin insan diline hemen hemen aynı tarihlerde girmiş olması ilginç bir raslantı.
Etimolojiden ekonomiye geçtiğimizde, bir yandan türev ürünlerin milattan dört bin yıl önceden beri kullanımda olduğunu (Sümerlerin çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazdığı vadeli işlem sözleşmeleri British Museumda sergileniyor), öte yandan tarihin finansal krizlerle dolu olduğunu görüyoruz. 1600lı yılların Hollanda lâle çılgınlığı, Güney Denizi balonu, 1930ların büyük çöküşü, 2000lerin dot.com köpüğü, Latin Amerika, Asya Kaplanları, Rusya krizleri ve daha niceleri. Eşik altı konut kredileri ile tetiklenen ve küresel bir kredi krizi haline gelen karmaşanın hakim olduğu günümüzde homo-economicusun bütün bu krizlerden nasıl oluyor da bir türlü ders almadığı sorgulanıyor.
Her kriz yeni bir şey öğretirken, her kriz Buffett gibi bir fırsat avcsının servetine servet katmasını sağlarken, her kriz Rubini gibi bir felâket tellalını haklı çıkarıp kahraman yaparken, her kriz her ülkede düzenleyici otoritenin biraz daha yasakçı olmasıyla sonuçlanırken, nasıl oluyor da krizlerin sonu gelmiyor?
Yanıt bir yandan kriz kelimesinin tanımında, diğer yandan krize giden sürecin yaşanış sürecinde yatıyor. Bir kere kriz kelimesi beklenilmeyeni, önceden görülemeyeni tarif ediyor. Aslında her kriz kendi çapında benzersiz. Homo-economicus her krizde ortak olan, benzer olan unsurları sindirip sonrası için bu unsurlara karşı dersini ve önlemlerini alıyor. Ancak benzersiz unsurlara karşı ne yeni önlemler ne de alınacak dersler yok, sadece olduktan sonra öğreniliyor. Eğer krizler öngörülebilseydi kriz olmazdı. Evet ama Rubini gibi öngören insanlar da var diye itiraz ettiğinizi duyabiliyorum. Bu da bizi krizin benzersiz ve öngörülmez olduğu tanımında sonra krize gidiş sürecini analiz etmeye götürüyor. Dikkatlice bakarsak ekonomi tarihinde her krize gidiş sürecine hakim olan bir saadet zinciri olgusunu rahatlıkla görebiliriz. İş yapmanın ve üretmenin yüksek faiz kazanmaya nazaran çok daha riskli ve getirisiz bir uğraş haline geldiği, konut fiyatları durmaksızın yükselirken agresif kredi kullanılabilirken, işler tıkırındayken türev ürünlerin yüksek kaldıraç olanağının risk tarafında değil de kâr tarafında meyve verdiğini görmeye devam ederken, kısacası, insanlar mutluyken kimse Rubini gibi çatlak sesleri dinlemeyecektir. Dolayısıyla, bu krizin son olacağını beklemek de pek mantıklı bir beklenti olmayacak. Krizler bundan sonra da oluşmaya devam edecek. Bundan sonra gelecek olan kriz bir öncekinden farklı olacak. Yeni dersler, yeni önlemler, yeni yasaklarla tanışacağız ve bir sonraki kirizi beklemeyeceğiz, öngörmeyeceğiz.
Yine etimolojiye dönelim. Latincede cribrum, Oxford sözlüğünde hriddel, yine Yunancada krinein sözcükleri kriz kelimesini karar vermek, ayrıştırmak, elemek olarak tanımlıyorlar. Cribrum (elek) iyiyle kötüyü, istenenle istenmeyeni ayıran bir araç. Krize giden süreçte beyinlerimizin ekonomik merkezi bu kararı, bu ayrıştırmayı doğru ve zamanında yapamıyor, çünkü mutlu ve statükoyu bozmak istemiyor. Ekonomi ilmi finansal krizi gelecek için trendin bir dönüm noktasına geldiği olaylar dizisi olarak tanımlıyor ve ekliyor: krizin patlak verdiği an, bir yandan mutlu, öte yandan mutsuz olan birbirine düşman tarafların en gergin kopma noktasına geldiği andır. Ekonomiden çıkıp psikolojiye girdiğimizde, krizin kişinin hayatında duygusal bir isyan anına geldiği dönüm noktası olduğunu görüyoruz. Hatta Almanlar orta yaş krizine Torschlusspanik diyorlar. Kapalı kapı paniği! Yâni kapanan kapının yanlış tarafında kalma korkusu.
Şimdi mağdurlara yardım elini uzatan hükümetler acaba o kapıyı yeniden aralayabiliyorlar mı? Eğer merkez bankaları aşırı borç alanları ve aşırı borç verenleri korumaya devam ederlerse onların aynı hataları gelecekte de tekrarlamaları için bir kapı açmıyorlar mı? Dolayısıyla, bundan sonraki krizin temelleri şimdiden atılmıyor mu?
Ali Perşembe
www.persembe.com