KUR RİSKİNE KARŞI KORUNMADA OPSİYONLARIN ROLÜ - 1

Ali Perşembe
16 Ağustos 2008, Dünya Gazetesi

Ülkemizin ilginç finans tarihini yazan gelişmeler arasında baş rolü Türk parasının diğer para birimlerine karşı geçirdiği evreler oynadı desek herhalde hedefi fazla ıskalamış olmayız. Türk Lira’sının sadece A.B.D. Doları karşısında 1950 yılından bu yana seyrini izlediğimizde bu dramatik gelişmeleri yeniden yaşarken insanın tüyleri ürperiyor. Öncelikle şunu hatırlayalım ki, paramızın dolar karşısındaki değeri 1950 ilâ 1960 yılları arasındaki 10 yıllık süre içinde tamamen sabit kaldı. 1960 yılında revalüe olan Türk Lirası yine 1964 yılına kadar bu değerini korudu. Bu tarihten 1975 yılına kadar geçen süre içinde paramızın değeri sadece 7 kez değişti ve 11 yılda %57 civarında bir değer kaybına uğradı. 1975 ilâ 1980 arasında yine sadece 10 adet mini devalüasyona şahit olduk ama asıl darbe 1 Mart 1978’de yapılan %30’luk devalüasyonla geldi. Daha sonra aynı yılın Eylül ayında %6, 1979 Haziran’ında %32 ve nihayet 1980 başında %100’lük devalüasyonlar yiyerek paramızın pul olma sürecinin başını seyretmeye koyulduk. 1981 yılında başlayan günlük kur ayarlamaları mini devalüasyonlarla devam etti ve darbelerin şiddeti 1990’lı yılların başında artmaya başladı. 1993 sonuna gelindiğinde paramız 1980 yılına göre 200 misli değer yitirmişti. Sadece o berbat 1994 yılı sonunda Türk Lirası yıl başı değerinin neredeyse üçte birine inmişti. 1994 yılının finans tarihimizin son berbat yılı olmadığını hepimiz biliyoruz. 2001 krizi sona erdiğinde, aradan geçen 7 yıl içinde Türk Lirası’nın değeri 1994 değerinin 43’te birine indi. Daha sonra stabilize olan kurlar artçı şokların da etkisiyle tarihinin en düşük değerine 2003 yılı Mart’ında ulaştı (1.74).  2003 Mart’ı 53 yıllık kronik devalüasyon sürecinin de sonu oldu. 2003 yılından bu yana da bir yandan sızlayan ihracatçıları, diğer yandan gülen ithalatçılarla birlikte her geçen gün artan bir cari açığı seyre koyulduk. Bu süreçte, ülkemiz ürünlerinin dış piyasalarda rekabet gücü hızla erirken ucuz ithalatın üretimde katma değer yaratılmasını nasıl engellediğini gördük. Karşımıza bir yandan cari açığın sorun yaratmayacağını ve finanse edilebileceğini anlatan iyimserler çıkarken kötümserler de bu açığın her an patlamaya hazır bir bomba haline geldiğini söylüyorlar. Ekonomik ve yapısal sorunlarımız olduğu ortada, ancak vurun abalıya misali, sorunun kaynağını döviz kurunda görenler ve hatta Türk Lirası’nın gerçek değeri (o da nasıl tespit ediliyorsa?) hakkında ahkam kesenler komik olmaya devam ediyorlar. Ülkeyi 2001 krizinden çıkartmak için serbest kur uygulamasının şart olduğunu savunmuş olanlar şimdi serbest kur uygulamasını terk etmek istiyorlar. Onlar tartışadursun, bizim sanayicimiz, ihracatçımız ve ithalatçımız kur riskine karşı korunma yollarını arıyor mu?

 

Bu soruya rahat bir evet yanıtı vermek zor.  Elbette son derece ilkeli ve planlı olarak korunma (hedge) araçları kullananlar var, ancak bunun genele yayıldığını söyleyemeyiz.  Yayılmamasının bariz nedenleri var.  Bir kere Türk insanı risklere karşı korunma alışkanlığını henüz tam olarak edinmiş değil.  Bırakın kur riskini, arabasını, evini, sağlığını sigortalamıyor. Üstelik 1950’den 2001 yılına dek, gelecek devalüasyondan emin olan ihracatçının ve 2001-2003 sürecinde değişen senaryoyla birlikte devamlı kâr eden ithalatçıyla servetine servet katan açık pozisyoncunun genetiğini değiştirmek kolay olmuyor. Korunma (hedge) araçlarını kullanmama nedenlerinden ikincisi, üreticinin hedge edecek bir kârının olmaması. Reel sektörlerin hatırı sayılı bir kesiminin zaten ham madde, elektrik, doğal gaz gibi kamu hizmetlerinin maliyetleri ve istihdam üzerine bindirilen vergi yükü yüzünden kârlı iş yapmadığını ele alırsak, kâr etmeyen bir müessesenin nesini nasıl hedge edeceğini beklemek de elbette biraz hayal oluyor.  Ne yazık ki, bir üçüncü neden de kur riskini yönetemeyerek zora düşen tüccarın etik çöküntüye uğrama eğilimi.  Bu zarara maruz kalan birçok işletmenin borcunu ödememe veya teslimatı yapmama yolunu seçtiğine çok kereler şahit olduğumuza göre hedge yapma nedeni bulamamalarını anlamak kolay. 

 

Bunların haricinde kur riskine karşı korunmamayı seçmenin iki teknik nedeni daha var.  Bunların birincisi hedging maliyetleri.  Bu da önümüze üç türlü çıkıyor.  İlk türü bir mantalite sorunu.  Milyonlarca dolarlık riske karşı korunmanın maliyeti birkaç bin dolar olarak şekillenince tüccar o parayı vereceğine geceleri ızdırapla uyumayı tercih ediyor.  İkinci tür ise, gerçekten ülkemizde bazı hedge araçlarının aşırı maliyetli oluşu.  Örneğin aşırı volatiliteden dolayı opsiyon primleri pahalı olabiliyor. Üçüncü türü ise hedge araçlarından haberdar olmamak. Burada da görev, başta kendi personeli olmak üzere müşteriyi de eğitmeye kaynak ayırmak zorunda olan borsalar (örneğin VOB) ve tezgah üstü oyuncular (örneğin bankalar) gibi kurumlara düşüyor.

 

Kur riski korunmasına karşı direnmeyi körükleyen ikinci teknik neden ise korunma (hedge) araçlarını kullanmanın sonucunda kurun sabitlenmesi ve dolayısıyla piyasanın sunacağı olası piyangodan da feragat etmiş olma anlayışı. Örneğin, ihracatçı hedge yaparak kurunu sabitlerse olası bir devalüasyondan elde edeceği kârdan vazgeçmiş oluyor. Aynı şekilde, kur artışından korunmak için hedge aracı kullanarak kurunu sabitleyen ithalatçı da dövizin Türk Lirası karşısında olası değer yitirmesinden feragat etmiş oluyor. Uzun lafın kısası, hedge yapmak isteyen, ancak hem kur riskine karşı korunup hem de piyasa piyangosundan faydalanmaktan vazgeçmeyen bir “hep bana, hep bana” anlayışıyla karşı karşıyayız.

 

Sizlere müjdem var!  Bütün bunların üstesinden gelebilecek, hem maliyet hem de “hep bana” tarafında arzu edilen sonucu doğuracak opsiyon ürünleri mevcut!  Bütün yapmamız gereken, korunmayı ilke edinmek ve bu ürünleri sunan kurumları tüm seçenekleri bütün açıklığıyla sunabilecek bilgi ve beceri setini edinmeye zorlamak.  Bu ürünleri daha sonraki yazılarımda tanıtacağım.